Türkiye’de medya sektörü yıllardır ağır bir çürümenin, kirli ilişkilerin ve hesap vermezliğin içinde debeleniyor. Ekrana çıkan yüzler pırıl pırıl olabilir; haber merkezleri kusursuz bir düzen izlenimi verebilir. Ama o stüdyoların ışıkları söndüğünde geriye kalan şey, gücün hoyratça kullanıldığı, genç gazetecilerin sindirildiği, kadın çalışanların mobbinge ve tacize maruz bırakıldığı karanlık bir dünya.

Ve soralım:
Kim bu medya patronları?
Kim bu “ekranın kutsal sahipleri” gibi davranıp, sunucuları, spikerleri, muhabirleri kendi egolarının etrafında dönen bir sisteme mahkûm edenler?
İşte yanıtı basit:
Gücün olduğu yerde denetim yoksa, çürüme kaçınılmazdır.

Koltuklarını kaybetmemek için susan yöneticiler, kariyerlerini korumak için suskun kalan kurumsal yapılar…

Türkiye’de medya yöneticisi olmak çoğu zaman gazetecilikten çok lobicilik, siyasete yakınlık ve patronaj ilişkileri üzerinden şekilleniyor. Bu nedenle de ekran yüzleri, haber merkezindeki genç çalışanlar, editörler ve muhabirler bir kişinin iki dudağı arasındaki kararlarla hayatlarını şekillendirmek zorunda kalıyor.

Bir spiker, bir kadın muhabir ya da bir genç editör;
“Hayır” dediği için dışlanabiliyor,
‘Uyum sağlamadı’ diye kapı önüne konabiliyor,
Yükselmesi engellenebiliyor,
Ve bazen çok daha kötüsü: Taciz, psikolojik baskı ve sistematik mobbing…

Sonra o medya patronu ya da yönetici çıkıyor:
“Ben kimseye kötü bir şey yapmadım” diyor.
Elbette diyecek. Çünkü karşısında hakkını savunacak bir sistem yok.
Çünkü medya, kendi içindeki güç sahiplerini yargılamaya cesaret edemiyor.

Bugün yaşanan her skandal, yıllardır biriken çığlığın dışavurumudur

Son günlerde konuşulan iddialar, tutuklamalar, savcılık dosyaları…
Bunlar bu düzenin tesadüf olmadığını, birikimin patlama noktasına geldiğini gösteriyor.

İşin acı tarafı şu:
Bu olaylar yeni değil.
Yıllardır medya sektöründe taciz, mobbing ve psikolojik şiddet hikâyeleri fısıltı halinde dolaşıyor.
Yıllardır ekran yüzleri, yöneticiler ve üst düzey çalışanlar hakkında konuşulanlar kulağa çalınıyor ama kimse cesaret edip dile getiremiyordu.

Çünkü medya içinde örgütlü bir suskunluk var.
Birbirini koruyan yapılar var.
Aynı akşam yemeklerine giden, aynı siyasi çevrelerle ilişkili olan yöneticiler var.
Kimse kimseyi açık etmek istemiyor.

Peki ya çalışanlar? Onlar neden susuyor?

Çünkü bu ülkede medya çalışanı olmak zor.
Çünkü iş güvencesi yok.
Çünkü herkes biliyor ki “konuşanın ekmeğiyle oynanır”.
Çünkü tacize uğrayan, şiddet gören, mobbinge maruz kalan biri konuştuğunda suçlu gibi sorgulanır:
“Kanıtın var mı?”
“Abartmış olabilir misin?”
“Belki yanlış anladın?”

Ve o insan, kariyerini kurtarmak için susar.
Başka bir ülkeye gider.
Mesleğini bırakır.
Ruhunu yaralı bir şekilde hayata tutunmaya çalışır.

Gücün denetlenmediği yerde çürüme sistematik hale gelir

Medya patronları ve onların atadığı “dokunulmaz yöneticiler” yıllardır hesap vermeden, dilediklerini yapabilecekleri bir alan yarattı.
Bir ekran yüzü onlar için bir reklam yüzünden, bir siyasi ilişkiden daha önemli değil.
Bir muhabirin emeği, bir spikerin itibarı, bir genç editörün hayalleri; onların gözünde kendi güçlerine katkı sağladığı sürece kıymetli.

Bu çürümenin adı bellidir:
Keyfiyet.
Kibrin kurumsallaşmış hali.
Ve en tehlikelisi: cezasızlık kültürü.

Bu düzen değişmeden medya düzelmez

Bugün ortaya çıkan iddialar buzdağının sadece görünen kısmı.
Yarın başka bir isim, başka bir medya yöneticisi, başka bir patron…
Çünkü sistem aynı kaldıkça sonuç da değişmeyecek.

Medya sektörünün gerçekten temizlenmesi için:

  • Bağımsız denetim mekanizmaları kurulmalı,

  • Çalışanların şikâyet edeceği güvenli kanallar oluşturulmalı,

  • Taciz, mobbing ve psikolojik şiddet vakaları için sıfır tolerans politikası uygulanmalı,

  • Patronların ve yöneticilerin hesap verebilirliği sağlanmalı,

  • En önemlisi: Sektörde sessizlik değil, cesaret ödüllendirilmeli.

Son söz

Türkiye’de medya patronlarının ve bazı yöneticilerin yıllardır kurduğu bu çarpık düzen artık ifşa oluyor.
Kimse “Bu birkaç kişinin hatası” diyerek meseleyi küçümseyemez.
Bu bir kişinin değil, bir düzenin problemidir.

Ve unutulmasın:
Gerçek gazeteciliği öldüren şey sansür değil, içerideki çürümenin normalleşmesidir.

Tacize, mobbinge, baskıya karşı susan her kurum; aslında kendi çürümüşlüğünü ilan eder.

Birileri sonunda konuşmaya başladı.
Sıra medya sektörünün kendisiyle yüzleşmesinde.